İlk aşk hiç ölür

Ömer Hayyam Ve Onun Mükemmel Dörtlükleri

2020.10.05 12:55 allahsizallah Ömer Hayyam Ve Onun Mükemmel Dörtlükleri

Ömer Hayyam ile ilgili bu başlığı aslında çok daha evvelden açmam gerekirdi. Çünkü Ömer Hayyam'ın benim hayatımdaki yeri ve önemi çok başkadır. Ömer Hayyam'ın dörtlüklerini ilk okuduğumda hayatın sorgulanabilineceğini ve bu sorgu sonucunda öznel dahi olsa kimi gerçekliklere ulaşılabileceğini gördüm.
Ömer Hayyam'ın kim olduğunu ve neler yaptığını bilmeyenler araştırarak yeterli bilgiye ulaşabilirler. Ama yine de kısaca bir alıntı yapmak gerekirse; "Ömer Hayyam rubailerinde yaşadığı zamanda olan haksızlıkları, saçmalıkları alaylı, ince bir dille anlatmıştır. Dörtlüklerinde dünya, şarap, aşk, insan hayatı, yaşama sevinci ve bulunduğumuz dünyanın tadını çıkarmaktan bahseder." diyebilirim.
Bununla birlikte Ömer Hayyam'ın din hakkında aklıma takılan ama sormaya cesaret edemediğim soruları büyük bir ustalıkla dile getirmesi beni derinden etkilemiştir. Ve tüm sorgulamalardaki samimiyeti bana "olması gereken bir insanî bakış"ın ne olduğu hakkında ciddi ipuçları vermiştir.
Ömer Hayyam'ın az sözle çok şey anlatması -benim hala da beceremediğim bu özellik- büyüleyici gelmektedir bana. Çünkü aklınızı vererek yazdıklarını okuduğunuz zaman size kendi düşüncelerini anlatmaktan çok sizin kendi düşüncelerinizi bulmaya yardım ettiğini anlarsınız. Bir dörtlükle -rubai ile- bir insanı etkilemek herkesin başaramayacağı bir iş olsa gerek.
Ayrıca sade dili ve üslubuyla da elitist tarzın çok uzağında insancıl bir yön çizdiği görülmektedir. Yine de belirtmek isterim ki, bazı dörtlüklerini anlamak için biraz bilgi birikimi de gerekmektedir. Çünkü kimi dörtlüklerinde önemli olay veya kahramanlara ya da felsefî terimlere gönderme yapılabilmektedir.
Bu bilgilere bir de tüm Hayyam dörtlüklerinin O'na ait olmadığını eklemekte fayda görüyorum. Hayyam döneminde ve sonrasında ondan etkilenen veya düşündüğünü söylemekten çekinen şairler yazdıkları -Hayyam usulü- rubaileri Hayyam yazmış gibi kullanmışlardır. Günümüzde kesin bir ayrım yapılamasa bile Hayyam'a ait olanlar az çok bellidir ve bence zaten O'ndan etkilenen ve O'nun gibi yazan şairlerin rubailerinin de Hayyam mahlasını taşıması büyük bir sorun teşkil etmemektedir.
Ömer Hayyam aşırı dindarlar hariç çoğu kesimce sevilir ve saygı duyulur. Ancak ne yazık ki çoğu zaman Hayyam'ın "şarap aşkı" kısmıyla sınırlı kalır bu sevgi. Şarap içip, hayatı biraz eşelemek Hayyam taraftarı olmak değildir. Elbette bu da güzel bir şeydir, ama bence çok daha derinde anlaşılması gereken düşünceler vardır Hayyam hakkında.
Şimdi ise derlediğim dörtlüklere geçebiliriz. Bu arada Ömer Hayyam rubaileri için Sebahattin Eyüpoğlu çevirilerini okumanızı da ayrıca önemle tavsiye ederim.

DÖRTLÜKLER -1

Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; Suçumuza, duamıza önem vermeyen; Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim, Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim; Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana; Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana; Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni Haberim olmasın gelen dertten başıma.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.

DÖRTLÜKLER -2

Derde gama yatkın yüreğime acı; Bu tutsak cana, garip gönlüme acı; Bağışla meyhaneye giden ayağımı, Kızıl kadehi tutan elime acı.
Akıl bu kadehi övdükçe över; Alnından sevgiyle öptükçe öper; Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beteri. Alçakları besler, yoksulları ezer durursun: Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
Her sabah yeni bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden; Her şafak bir hırsız gibidir Elinde bir fenerle gelen.

DÖRTLÜKLER -3

Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim; Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim; Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler, Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin; Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
İçin temiz olmadıksan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para! Hırka, tespih, post, seccade güzel; Ama Tanrı kanar mı bunlara?
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle: Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle; Bana kötü deyip kötülük edeceksen, Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara! Han hamam, dolap değirmen, hep onlara. Kendini satmıyan adama akmek yok: Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!

DÖRTLÜKLER -4

Bilgenin yüreğinde her dilek, Anka kuşu gibi gizli gerek. Damla nasıl inci olur denizde: Sedefler içinde gizlenerek.
Ovada her kızıl lalenin teni Bir padişahın kanıyla beslendi. Yerden biten şu mor menekşe yok mu? Bir güzelin yanağındaki bendi.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler, Bin bir derde düşer, canlarından bezerler. Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür, Onlar gibi olmayana adam demezler.
Gül verme istersen, diken yeter bize. Işık da vermezsen, ateş yeter bize. Hırka, tekke, post most olasa da olur, Kilise çanları bile yeter bize.

DÖRTLÜKLER -5

Beni özene bezene yaratan kim? Sen! Ne yapacağımı da yazmışın önceden. Demek günah işleten de sensin bana: Öyleyse nedir o cennet cehennem?
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli: Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili. duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç? Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir; Cehennem ateşleri onlar içindir. Ne der, dili inciler saçan Muhammet: Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
Varlığın sırları saklı, benden; Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben. Bizimki perde arkasında dedi-kodu: Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

DÖRTLÜKLER -6

Bir geldi mi derin ölüm uykusu, Biter bu dünyanın dedi-kodusu. Ölenden bir haber bekler insanlar: Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!
Yel eser, umutlar savrulur gider; Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler; Altın gümüş nen varsa harcamaya bak! Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz: İki başımız var, bir tek bedenimiz. Ne kadar dönersem döneyim çevrende: Er geç baş başa verecek değil miyiz?
Dünyada akla değer veren yok madem, Aklı az olanın parası çok madem, Getir şu şarabı, alsın aklımızı: Belki böyle beğenir bizi el alem!
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.14 09:50 griljedi GRRM 2016 Söyleşileri

- 2015 yılında, yapmaya karar verdiğini söylediği twistin, GoT dizisi için mümkün olmayacağını çünkü kitaplarda hala yaşayan ilgili bir karakterin dizide öldüğünü açıkladı(Elbette bir sürü karakter öldü ve bazıları hiç eklenmedi ama küçük yan karakterleri konu dışına atabiliriz diye düşünüyorum).
- Yüzsüz Adamlar hakkında...
Biliyorsunuz, suikastçilerden oluşan bir loncaya sahip olmak, yaygın bir fantezidir. Suikastçılar loncasını icat eden ilk kişi ben değildim; Biliyorsunuz, bu büyük ölçüde bir fantezi kinayesidir. Tarihte bunun için çok fazla kanıt yok. Şey ... tek kanıt, Orta Doğu'da bulunan Assassins (Haşhaşiler) adlı bir grubun olduğu ve Orta Doğu'daki insanları öldürmek için suikastçılarını gönderen Dağın Yaşlı Adamı adında bir adam olduğu, orası yüzyıllardır insanları öldürdükleri yer ama suikastçıların fantezi loncaları gibi değillerdi, bu yüzden ona kendi yorumumu koymaya karar verdim. Aslında birkaç farklı suikastçı loncası kurdum, sadece Yüzsüz Adamlar değil, Hüzünlü Adamlar ve hepsi.
Yüzsüz Adamlar felsefesinde biraz var; onlar- bazı açılardan onlar bir ölüm tarikatı ve bu dinsel bir temel, ben de bunu düşündüm ve ondan çıkarım yaptım. Gerçek dünyada daha fazla ölüm kültüne sahip olmamamıza şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki, eğer bir şeye tapacaksan, ölüm oldukça iyi bir şey çünkü biliyorsun, mesela, bizim bütün bu dinlere sahibiz; sana ölümsüz hayat sözünü verirler. Hiçbiri onu teslim etmiyor. Diğer tüm dinlerdeki herkes zaten ölür, bu yüzden kazanan ölüm kültüdür. Ölüm kültü gerçekten ölüme yol açabilir. "Gelin ve bizimle ibadet ederseniz ölürsünüz." Evet, muhtemelen yapacaksın! Öyleyse ... neyse. Bunu aldım ve onunla koştum.
- GRRM, kendini pro-seks feminist olarak tanımlıyor, yani pornogrofinin ve seks işçiliğinin kadını aşağıladığını ve sömürdüğünü ve buna karşı olduğunu.
- Soru üstüne Arya’nın yakında çiçek açacağını ve ileride Arya ve Gendry’nin yeniden buluşacağını söyledi.
- GRRM Dorne hakkında konuştu! Şovu tam olarak reddetmiyordu ama bunun hakkında söyleyecek iyi bir şeyi yoktu. Bir adam, 6. sezonun onun için kitapları bozup bozmayacağını sordu. "Dizide olanların kitaplarda olacağını düşünme, dizi tamamen farklı. Kitaplar öyle olmayacak." gibi bir şey söyledi. Gerçekten ondan(show) hoşlanmadığını hissedebiliyordunuz.
- Yemekte asistanı Joanna bana bazı grafik romanların resimlerini yapan diğer asistanının "süper gizli" bir şey üzerinde çalıştığını söylediğini söyledi ve biraz sonra George masamdayken, bana Bloodraven'ı da içeren daha fazla hikaye üzerinde çalıştığını söyledi. İlk önce D&E öykülerinde Kışyarı'nın Dişi Kurtları olasılığı beni heyecanlandırdı ama sonra ben deh gibiydim, muhtemelen Winds ve sanat asistanı başka bir şey üzerinde çalışıyordu(Sonra bunu tekrar doğruladı, muhtemelen 6. kitap için Kankuzgun’u sahneleri yazıyordu).
- Targ ve Targ Olmayan Teorisinden bahsetmiş ve “İlginç, çok şey biliyorsun” cevabını vermiş(Bilmeyenler için; annesi Targ olmayan ilk doğan Targlar, anneye çekerken sonrakiler babaya çekiyor. Bknz; Rhaegar’ın kızı anneye, oğlu babaya; diğer anneden olma oğlu Jon da annesi Lyanna’ya benziyor).
- 2016’daki Bağış Yemeğindeki söyleşisi sırasında, gelmeden önce, Cersei sahnesi üzerinde çalıştığını söylemiş.
- GRRM, sanat ve oyun gibi şeyler için bazı alt lisanslar çıkardığını söyledi. GRRM ayrıca HBO'nun hikayenin tv versiyonunun tam benzerlik haklarına sahip olduğunu, yani Dany'nin Emilia'ya benzediği resimler yapılamayacağını belirtti. Kendisine iki kez sorulmasına rağmen, HBO ile kendisi arasındaki duyguda gerçek bir bağdan kaçınmakta çok dikkatliydi.
- GRRM, filmlerin kitaplardan çok uzaklaştığında nasıl nefret ettiğini söyledi(Anlayan anladı, bize sor bir de Martin! :D ).
- Bir seyirci GRRM'ye sordu: “Game of Thrones TV dizisi kitaptan uzaklaştıkça, bu, hayran kurgu hakkındaki görüşlerinizi değiştirdi mi veya herhangi bir şey yaptı mı?
GRRM'nin Yanıtı: "Hayır. Telif hakkı ihlali olduğu için hayran kurgusuna karşı çıkmaya devam ediyorum. Tabii ki HBO, bana para dolu büyük damperli kamyonlar ödeyerek bunu aşıyor. Öyleyse, evimin önüne parayla dolu büyük bir damperli kamyonla gelmek isterseniz, size biraz hayran kurguları yapmanıza izin vermeyi düşünebilirim ama o zaman bunu hayran kurgusu olarak görmeyeceğim. Bunu bir alt lisans olarak düşünürdüm. Oyun, kart oyunları ve jeton vb. Yapan kişilere birçok alt lisans yapıyorum. Ancak Harlan Ellison, yıllar boyunca çok sesli olduğu bu kurala her zaman sahipti. Onun hakkındaki konuşmasını YouTube'da bulabilirsiniz ve bence John da sanatçıya para ödemek zorunda olduğunu düşünüyor çünkü bu şekilde hayatımızı kazanıyoruz. "
(Yıllardır dizi için D&D’nin Hayran Kurgusu demiştim ve 2016’da GRRM aslında beni resmen onaylamış. Daha ne diyelim? :D )
- Martin, kimsenin Kankuzgun’unu sevmediğini düşünüyor (ben seviyorum cicim).
- Arkadaşım, Jon ve Arya arasındaki romantizm (teori) ilişkisini sordu, Jon’un Ygritte’de gördüğü Arya bağlantısını gündeme getirdi. GRRM, evet ya da hayır diye bir cevap vermedi. Onun yerine Ygritte’in, Jon’un, yanında rahat hissettiği kadınlık seviyesi olduğunu ifade etti. “Bunun bir romantizm göndermesi olduğunu düşünmüyorum, bu belirli bir fiziksel tipe bir göndermeve Jon’un takdire şayan bulduğu şeyin bir göstergesi. Bu sanki birinin size birini hatırlatması gibi, biliyorsunuz... Diğer insanlar, orada yaşayan küçük kemirgenlere benzeyen saçlar yüzünden rahatsız olabilir. (Jon) Buna alıştığı için onu rahatsız etmiyor. GRRM şimdi koridorda "Geçmişteki bazı şeylerin bu kadar güçlü bir foreshadowing olmamış olmasını dilediğini" ve "bazı yeni şeylerin o zaman daha güçlü bir foreshadowing olmasını dilediğini" söyleyerek bitirdi.
- Bunun yerine George, (kitabın) taslağının ofis binasına asılmasına ve birinin fotoğraf çekip bunları paylaşmasına "kızdığını" söyledi. Bunun sadece kendisi ve yayıncı için bir mektup olduğunu söyledi. Bunu söylerken çok kararlıydı ve yüzünde görebiliyordunuz. Daha sonra, taslaklar yazmakta, kitap teslim tarihlerini belirlemekte iyi olmadığını ve taslaklarda sık sık "b*k uydurduğunu" ve "karakterlerin yol boyunca değiştiğini" söyledi. Yan not: Geçmiş röportajlarda başka şeyler söylediğini biliyorum(karakterlerin sonlarını 91’den beri bildiğini ve hiçbir zaman değişmediğini sayısız kere söylemesi meselesi, bu yüzden muhtemelen Jaime gibi karakterler için konuşuyor olabilir), bu yüzden bunu istediğiniz gibi yorumlayın. * "Alıntılanmış" kelimeler aynen onun sözleridir.
- Ona Bran / Orman Dansçıları / Pinokyo teorimi sordum. Pinokyo'nun Bran hikayesinde sahip olduğu görünüşte ağır etkiye dikkat çektim ve o da "İlginç" diye yanıtladı. (Pinokyo)Disney filmini görüp görmediğimi sordu çünkü bu onun "en sevdiği" Disney filmi ve ne kadar "karanlık ve rahatsız edici"idi. Kitapları okuyup okumadığımı da sordu ve sonra kitap ve film arasındaki farklara değindi. George, o sırada Pinokyo'nun vicdan istemediğini ve kendisine bir vicdan vermeye çalıştığı için cırcır böceğini ezdiğini söyledi. Birisi araya girdiğinde Bran'ı Pinokyo ile ilişkilendirmeye başladı. Bunun bir çeşit dikkat dağıtıcı taktik olduğuna inanıyorum çünkü bir şeylerin peşinde düşmüş olabilirim. Sonra durup cevabının sonraki bölümünü düşünürken, başka bir kadın Shakespeare'in onu nasıl etkilediğini sordu. Bu arada, bu Shakespeare sorusu halka açık tartışma panellerinde en az iki kez daha sorulmuştu.
- Doğrudan gerçek kitaplardaki referanslardan söz etmeye başladı, o zamandan bugüne taslaktaki "farklılıklara" gitti. Ana beşlinin oyun sonunu, ve Sansa’yı da dahil ederek, Demir Tahta kimin oturacağını hala bildiğini söyledi, ancak herhangi bir ayrıntı vermedi bariz nedenlerden dolayı.
(Şimdiye kadar çevirdiğim bu söyeleşi karmaşık bir şekilde sıralanmış, bir yerde bahsedip sonra ileride tekrar bahsedip ayrıntıya giriyor veya arada başka bir şey bahsedip devame diyor gibi, anormal. Bu yüzden tekrar tekrar sorulmuş gibi düşünmeyin bazı şeyleri.)
- (Jon-Arya meselesine devam) Pekala, bunu benden daha fazla düşündün. Demek istediğim, Jon Arya'ya çok düşkün. Burada Stark ailesi yuvasındaki iki garip kuştu. Diğerleri, birbirlerine benziyorlar, ikisi de kahverengi saçlara sahipti, biliyorsunuz, Sansa ve Bran ve Rickon ve Robb'un kumral-kızıl saçlarının aksine. Yani aralarında her zaman bu yakınlık vardı. Ve bilirsiniz, Arya Jon'un bir piç olduğunu umursamadı ve Jon da Arya’nın bir erkek fatma olduğunu umursamadı, bu yüzden orada bir yakınlık var. "
- [Jon'un sevgilisini kız kardeşiyle karşılaştırmasıyla ilgili soru (ama olayı çok baya başka noktaya geçirip, başka şeylerden bahsedip, sonunda bir şeyler bağlıyor)] "O(Jon) yaptıysa, uhm ... Bu kitapları 1991'de yazmaya başladım ve uhm, 91'de üzerinde çalıştım ve sonra bir televizyon oyunu aldım, bu yüzden onu gerçekten 'Doorways' üzerinde çalışmak için bir kenara bıraktım. 92-93'te tv pilotu ve bir televizyon programı yaptım. 94'te ona [kitaplar] geri döndüm ve üzerinde çalıştım. Biliyorsun, o zamana kadar, yazar olarak kariyerimde, satış öncesinde kitabın tamamını hep daha önce yazmıştım. Bu alışılmadık bir durum. Çoğu yazar bölümler ve bir taslak yazıyor. Birkaç bölüm yazıyorlar, kitabın geri kalanının ana hatlarını veriyorlar, bunu yayıncıya veriyorlar ve yayıncı 'tamam, onu alacağım' diyor.
"Bazılarınızın fark etmiş olabileceği gibi, çok çok dikkatli bir şekilde ilgilenenler, son teslim tarihlerinde iyi değilim. Ve, uh, taslaklarda da iyi değilim. Her zaman taslaklardan nefret ettim. Fevre Dream ve Armageddon Rag ile Dying of the Light ve tüm romanlarım ile kitabın tamamını yazdım. Bölümler ve taslaklar yapmadım. Oturdum, bütün bir kitap yazdım ve ajansıma gönderdim. 'Bakın, işte tam bir kitap ve bitti' dedim. Bu şekilde son teslim tarihim olmadı, piyasaya çıkmadan önce bitti. Ve benim için iyi çalıştı. Ve ilk düşüncem bunu aynısını yapmaktı bir şekilde ama olan şey, biliyorsunuz, 1994'te, ona döndüğüm ve üzerinde çalışıyordum ve bu konuda çok heyecanlıydım ve 'Bu Game of Thrones kitaplarını gerçekten sonraki bölümlerini bitirmeyi istiyorum ' . Ama hala Hollywood'daydım ve Doorways’deki tüm bu temelleri kaybettim, hala oradaydım ... Stüdyolar ve Networklar hala benimle çalışmak istiyor, bu yüzden başka işler alıyorum "Bu filmi senin yazmanı istiyoruz", "başka bir tv pilotu yapmanı istiyoruz" gibi. Ve biliyorsun, onlardan birkaç tane aldım ve 'Aman tanrım, kitabı tekrar kaldırmam gerek' dedim. Çünkü [kitap için] son tarihim yok. Biliyorsunuz, Hollywood'u düşündüğünüzde size bir son tarih verecekler, bilirsiniz, 'burda oğlum, bu filmi yaz, üç ay sonra istiyoruz' diyorlar.”
"Bu yüzden, 'Bak, romancı olmaya geri dönmek istersem, bitmemiş olsa bile bunu satmak zorunda kalacağım' dedim. O noktada 200 sayfalık Game of Thrones'um vardı ama onlar bunu istediler "Taslaklar yapmıyorum. Ne olacağını bilmiyorum, giderken çözüyorum. Ve hep böyle yaptım." dedim. Hayır, bir taslak hazırlamamız gerekiyordu. Bu yüzden iki sayfa yazdım, ne olacağını düşündüğümle ilgili iki sayfalık bir şey. Bir üçleme olacak, üç kitap olacak, Game of Thrones, the Ejderhaların Dansı. ve Kış Rüzgarları Bunlar üç pencere başlığıydı. Ve, uh, üç kitap olacak ve bu olacak ve bu olacak ve bu olacak. Ve ben uyduruyordum.”
"Ve bu iki sayfanın çoktan unutulduğunu düşünmüştüm çünkü elbette kitaplar satıldı. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de satıldı. Daha fazla Hollywood işi almak zorunda kalmayacağım kadar çok paraya sattılar. Böylece etrafta 'hayır' diyebildim. 94 ve 95'te bitirmek için birkaç tane daha az [???] vardı. Bir kere ‘hayır, artık daha fazla tv show istemiyorum, bu kitapları yazmak istiyorum” dedim ve kitapları yazmaya başladım. Ve bu süreçte, taslağı hemen hemen göz ardı ettim. Karakterler beni tamamen farklı yönlere götürdü. Yani, 20 yıl boyunca o iki sayfalık şeyin var olduğunu bile unutmuşum. Ve sonra İngiliz yayıncım HarperCollins'den biri, yeni bir ofis binasına, uh, yepyeni ofislere, yeni konferans odalarına, kitaplarla ve benzeri şeylerle dekore ettikleri büyük konferans odalarına kavuştu. . Konferans odalarına yazarların adını verdiler, yani konferans odalarından biri [?] Ve bu plastik vitrinlerden birine iki sayfalık taslağı astılar, evet. [??], benden izin istemediler, sadece koydular. Ve bu iki sayfalık taslakta Jon ve Arya romantik bir öğe haline geliyor. "
(Sonra yine en yukarıda “işte bunun romantizm göstergesi olduğunu sanmıyorum... ile başlayan paragraf geliyor ve sonra 5 dakika kaldı, diye bir şey söyleniyormuş ve GRRM devam ediyormuş.)
"Biliyorsunuz, bu taslağın ortaya çıkmasına çok kızmıştım. Olmamalıydı. Bunun gibi ana hatlar ve mektuplar yalnızca editörün gözleri içindir. Kamuya açık gösterilmemelidirler. Ve, uh, onlar ayrıca [?] [?] üzerindeki kağıtlarım, tüm makalelerim ve yazışmalarım. Biliyorsunuz, o şeyleri oraya yıllardır gönderiyorum ve bu, bilirsiniz, gelecekteki bilim adamları için veya her neyse, tıpkı diğer birçok yazar gibi. Her nasılsa, kafamın arkasında 'evet, öldüğümden 20 yıl sonra bir bilim adamı girip onları bulacak' gibiydim. Hemen içeri giriyorlar! "
[1991 sonuyla devam edip etmediğini soruyorum]
- "Evet, yani nereye gittiğimi bilmediğimi söylediğimde kısmen şaka yaptım. Ana fırça darbelerini biliyorum ve ana fırça darbelerini 1991'den beri biliyorum. Kimin Demir Taht'ta olacağını biliyorum. Bazı savaşları kimin kazanacağını biliyorum, ana karakterleri; kimin öleceklerini ve nasıl öleceklerini, kimin evleneceğini ve tüm bunları biliyorum. Ana karakterler. Tabii ki yolum boyunca bir bir çok küçük karakter, bilirsiniz, ben, uhm ... 1991'de Bronn'un nasıl olacağını biliyor muydum, Bronn'a ne olacağını? Hayır, Bronn adında bir adam olacağını bile bilmiyordum. Onu yol boyunca keşfettim. 'Tamam, (Tyrion)kaçırılıyor. Bakalım orada bir çift paralı asker var, isimleri Fred ve Bronn' yazıyordu. Aslında Bronn ve Chicken'dı ve onlardan biri öldü, bir yazı tura attım 'tamam, kim öldü? Tavuk öldü, çünkü adı aptalca. Bronn daha iyi bir isim, bu yüzden Bronn'u koruyacağım.' Ve sonra Bronn oldukça ilginç bir karakter haline geldi ve bu karakterlerin çoğu kendi akıllarını kazanıyor. Siz konuşana kadar öne doğru itiyorlar ve havalı bir söz düşünüyorsunuz ve Bronn'a veriyorsunuz çünkü konuşmaya çalışıyor ve şimdi Bronn havalı bir şey söyleyen biri. [?] Karakterler bu şekilde sizde büyüyor. Bu yüzden hala yol boyunca küçük karakterlerin çoğunu keşfettiğim. Ama ana-"(cümle tamamlanmamış? Peh)
[Arya'nın ve Jon'un kaderini bilip bilmediği soruldu.]
- "Tyrion, Arya, Jon, Sansa, bilirsiniz, tüm Stark çocukları ve büyük Lannisters, evet."
(Yeminle şu ana kadar çevirdiğim en karmaşık söyleşi bu oldu, muhtemelen aktaran arkadaşın kendisinden kaynaklı çoğu ve GRRM de baya çelişkili ve yarımlı ve aktaranın bile anlamadığı bazı cümleler kurmuş. Ne diyon abi sen? Sıfırdan şimdi her şeyi tekrar daha düzenli anlat lütfen. :D Neyse şimdi başkalarına geçiyoruz, burası bitti.)
- En çok hangi karakterle ilişki kurduğu sorulduğunda “hepsiyle ilişki kuruyorum. Onlara sempati geliştiriyorum. Empati, her yazarın meydan okumasıdır. Yazmayı öğretirken insanlara ‘bildiklerini yazmak’ yerine tam tersini yazmanı söylüyor. Derileri içinde dolaşmaları gerekiyor.”
- Jon ve Robb olmak ister ama gerçekten Sam gibi (Aslında bu son dönemlerde Sam’e benziyorum açıklamalarını ilginç buluyorum çünkü ilk yıllardan beri kendisini Tyrion ile özleştirdiğini gördüm ama sanırım artık öyle olmadığını anladığı bir aydınlanma yaşadı).
- Aeron'un inancını paylaşmadığını ancak ilginç bulduğunu söyledi. İnancı sayesinde kendini bir arada tutan paramparça bir adam.
- "Brienne, zincirden örülmüş zırhlı bikini giyen DND kadın savaşçılarına cevabımdır"(Saygılar usta, aldık mesajı, seni anlıyor ve sonuna kadar bu konuda destekliyorum).
- Birisi Arthur Dayne'in öldüğünü doğrulamak istedi. "HİÇBİR ŞEYİ ONAYLAMIYORUM. 1000 aptal teorinin hüküm sürmesine izin verin ”(GRRM, ben senin....)
- Sancaksık Kardeşlerin neden R’hllor inancına geçtiği soruldu. “Çünkü onlar birinin ölümden döndüğünü gördüler. Birinin ölümden dirildiğini görsem ben de o dine girerdim.
- Birisi Brandon Stark'ın Kral Toprakları'na gittiğinde Rhaegar'ın çıkıp ölmesi dışında başka bir şey söyleyip söylemediğini sordu. George, tarihin bunu kaydetmediğini söyledi ama muhtemelen şöyle bir şeydi, "Bu uzun bir yolculuktu. Yiyecek bir şeyler var mı? Oğlum, atıma iyi bak. " (Şakanı yesinler.)
- Annem, zor zamanlar geçiren çok iyi bir aileden geliyordu ama yine de bir servet hatırası vardı. Bradys adlı ailesinin adını taşıyan uzun bir iskele inşa ettiler. Okula giderken her gün çok süslü Brady evinin önünden geçti ve kendi kendine "Neden o eve BİZ sahip değiliz? O rıhtım bizimdi! Kendimi kraliyet ailesinin sürgün edilmiş bir üyesi gibi hissettim. Belki de Dany şeylerin bir kısmı buradan geldi.”
- "ASOIAF'in bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. İçinde dolaştım. Daha önce sadece dört roman yayınlamıştım ve her biri sadece bir yıl sürdü. ASOIAF'ı bir üçlü olarak yazmayı planlamıştım, bu yüzden üç yıl süreceğini düşündüm. İlk kitap için 1400 sayfaya ulaştığımda, uzun bir kitap olacağını biliyordum. Yaklaşık 400 sayfa kaldı ve bu ACOK'a dönüştü. Sonra "dört kitap üçlemem" beş oldu ve sonra altı kitap üçlemesi oldu. Ben onu 6 kitapta tutmaya sımsıkı sarıldım ama eşim Parris yedi parmağını kaldırmaya devam etti. Tolkien'in dediği gibi, hikâye anlatıldıkça büyüdü. "
- Konuşmanın öne çıkan bazı kısımları: -Varys ve Littlefinger, her birinin birbirleriyle ilgili zararlı şeyleri bildiği, ancak hiçbirinin diğerinin niyetinden emin olmadığı (Littlefinger daha yakın olsa da) politik bir dans oynuyor.
- Eğer en sevdiği karakteri öldürürse karısı onu terk edecek herkes diyor ki, A ile başlayıp bitiyor.
- Hayır, 2500 kişilik bir forumda Lyanna'nın son sözlerini açıklamayacak.
-Ve en açıklayıcı olanı: Winds için Kış'ın 'şeylerin öldüğü' en karanlık dönem olduğunu ve birçok karakterin karanlık yerlere gideceğini söyledi(gel de heyecan yapma :D ).
- Yedi Krallık'taki siyasi kurumların neden bu kadar zayıf olduğunu düşünüyorsunuz?
Krallık ejderhalarla birleşti, bu yüzden Targaryen'in kusuru monarşiyi tamamen onlara bağlı olarak yarattılar. Küçük konsey gerçek bir kontrol ve denge olarak tasarlanmadı. Bu yüzden, ejderhalar olmadan (krallık) aksırdı, çılgınca beceriksiz ve megalomanyak bir kral, aşk vurgunu bir prens, acımasız bir iç savaş, tahtla ne yapacağını gerçekten bilmeyen ahlaksız bir kral ve sonra kaos.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.19 22:51 fragmanlife Benim Adim Melek Oyunculari Kadrosu Karakterleri (Tum Oyuncular)

Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Karakterleri (Tüm Oyuncular) Benim Adım Melek dizisinin yayın tarihi belli oldu. Trt 1 Benim Adım Melek dizisini final yapan Diriliş Ertuğrul’un yerine çarşamba akşamlarına koydu. Benim Adım Melek 25 Eylül Çarşamba 20.00’de TRT 1’de ilk bölümü ile izleyicisi karşısına çıkacak.
Benim Adım Melek dizisi çekimleri 25 temmuz perşembe günü Türkiye’nin açık hava müzesi bölgesi olan Gaziantep Urfa, Mardin ve İstanbul bölgesinde çekilecek; ancak çekimlerin ana merkezi Gaziantep olacak. Benim Adım Melek dizinin başrollerinde Nehir Erdoğan ve Kutsi Uğur Yücel Kaan Çakır Şerif Sezer ve Rabia Soytürk ve Ulvi Kahyaoğlu gibi isimler yer alacak.
Benim Adım Melek dizisinin Yönetmeni Kim?
Benim Adım Melek dizisinin yönetmenliğini uzun yıllardır piyasa da olan ancak çok önemli dizilerde yer alamayan Cem Akyoldaş üstlenecek. Benim Adım Melek dizisinin müziklerini ise bir çok dizinin de şarkısını hazırlayan Aydilge hazırlayıp seslendirecek.
Benim Adım Melek Dizisi Konusu
Benim Adım Melek dizisinde Gaziantep’de doğmuş büyümüş aşık olup kendi nişanından kaçıp sevdiği adam ile Almanya’ya kaçan ancak kanser olup üç çocuğu ile yeniden baba ocağına dönen Melek’in acı dolu hikayesi anlatılacak.
Benim Adım Melek Oyuncuları Kadrosu Nehir Erdoğan (Melek) 39 yaşında olan güzel oyuncu Nehir Erdoğan son yılların başarılı dizi oyuncularından biridir. Özellikle Yabancı Damat ve İkizler Memocan dizileri Nehir ERDOĞAN’ın büyük çıkış yaşadığı diziler oldu. Aslen İzmirli olan Nehir Erdoğan 16 Haziran 1980 de hayata gözlerini açmıştır. Marmara Üniversitesinde İktisat eğitimi alan sonrasında da güzelliğini ve yeteneğini fark ederek Radyo Televizyon okumaya karar veren Nehir Erdoğan önce Koçum Benim dizisinde yer almış diziden sonra da oyunculuk eğitimleri için Amerika’ya gitmiş ve orada yaşamaya başlamıştır. Yabancı Damat dizisinde kadın başrolü teklifi alan Nehir Erdoğan Türkiye’ye dönmüş ve bir çok projede yer alarak ünlü bir isim olmuştur. Son dönemde Fi isimli internet dizisinde ve Kanal D’nin İkizler Memocan dizisi kadrosunda yer alarak kariyerinin zirvesini görmüştür. Yönetmen Ahmet Sesigürgil ile evlenmiş ancak 2017 de eşinden ayrılmıştır.
Melek kendini çocuklarına adamış vefakar bir annedir. Genç yaşına rağmen kendi istek ve heveslerinden çocukları için vazgeçen Melek’in kalbi Halil ile birlikte yeniden aşk için atacak. Alpay’a aşık olan Melek daha 19 yaşında ailesini terk etmiş ve Alpay’ın peşinden gittiği Almanya’da rezil olmuş; ama evine yaptığı hata yüzünden evine dönememiştir. Lenf kanseri olduğunu öğrenen ve çocuklarını Alpay’a kaptıran melek yıllar sonra evine dönmek zorunda kalmıştır. Melek’in ikiz olan bir kızı bir oğlu vardır bir de 5 yaşında oğlu.
Kutsi (Halil) Kutsi’yi Türkiye güzel sesi ve harika şarkları ile tanımıştır. 16 Mart 1973 de Malatya’da dünyaya gelen Ahmet Kutsi Karadoğan sektörde Kutsi olarak bilinmektedir. 2000 yılından beri 19 yıldır piyasa da oyucu, besteci ve şarkısı olarak yer almaktadır. Erol Köse tarafından sesi gark edilen Kutsi Mimarlık eğitimini yarıda bırakarak kaset çıkaran Kutsi Sinem Bayraktutar ile 8 yıllık bir evlilik yapmış bu evlilikten ise Celin Ada isminde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Şarkıcı Cengiz Kurtoğlu’nun da desteği ile hızlı bir yükseliş yaşayan Kutsi yer aldığı Doktorlar dizisi ile oyunculukta ki yeteneğini de ispat etmiştir. Şuanda 46 yaşında olan yakışıklı oyuncu daha sonra ki yıllarda Huzur Sokağı ve Kalbimde ki Deniz gibi dizilerde de başrol olarak yer almıştır.
Şirinhanların oğlu olan Halil yardımsever ve korkusuz bir adamdır. Melek’e yıllar önce aşık olan Halil Melek’le evlenip, kendilerine ait bir baklavacı açmayı hayal ederken Melek’in onu terk edip gitmesi Halil’in hayatının dönüm noktası olur ve bir daha hiç bir kadına güvenmez. Melek’ten sonra aşka küsen Halil Melek’i aklından silip atamamıştır 20 yıl geçmesine rağmen. Melek Gaziantep’e gelince Halil ve Melek yeni bir aşka yelken açar. Yaşadıklarından sonra kendini aşka kapatan Halil Melek’in Antep’e geri dönmesi ile hayat döner.
Kaan Çakır (Alpay) Kaan Çakır’ı yeni nesil izleyici Bodrum masalı dizisinde hayat verdiği Cahit karakteri ile yakından tanıdı. 1977 de İstanbul Bakırköy’de hayata gözlerini açan Kaan Çakır lise döneminde çok başarılı bir öğrenciydi ancak tüm akademik yeterliliklerine rağmen İstanbul Üniversitesinde oyunculuk eğitimi almak için Konervatuvar okumaya karar verdi. Sonrasında Dormen Tiyatrosunda kendini geliştiren Kaan Çakır ilk olarak 1999 da Bir İstanbul Masalı dizisinde yer aldı ve beğeni topladı. SonrasındaBöyle Bitmesin ve Leyla İle Mecnun dizileri ile tanınan bir isim haline geldi. Son yıllarda ise Bodrum Masalı, Adı Mutluluk ve Diriliş Ertuğrul dizilerinde yer aldığı. Özellikle Diriliş’te hayat verdiği Ögeday Han karakter ile farklı rollerin üzerinden gelebildiğini de göstermiş oldu.
Alpay Melek’in eski kocasıdır. Başa bela bir adamdır. Almanya’da yıllarca çalışmış ama hiç bir işte dikiş tutturamamıştır Melek onu hiç sevmemiş, sevememiştir. Alpay’da sevgiyi Funda’da bulmuştur. Alpay hükümetin çocuklar için verdiği üç kuruşa tamah eder ve yalancı bir dava ile Melek’ten boşanır ve çocuk ücretlerini kendine alır.
Şerif Sezer (Nefise) 1943 Bursa doğumlu olan Şerif Sezer Türkiye’nin en yaşlı ve saygın oyuncularındadır. 76 yaşında olmasına rağmen diri duruşu ile beğeni toplayan ve hala setlerde gençlere taş çıkaran Şerif Sezer ömrünü tiyatro izleyicisine adamıştır. .Şerif Sezer özellikle televizyonda Dila Hanım, Yer Gök Aşk, Lale Devri ve Asmalı Konak gibi çok büyük işlere de kariyerinin son döneminde imza atmıştır. Özellikle tüm dünya da izlenen Karagül dizisinde hayat verdiği Kadriye karakteri ile kariyerinin zirvesine görse de 2018 ve 2019 da yer aldığı Gülizar ve Yüzleşme dizileri beklenen başarıyı yakalayamamıştır.
Nefise Melek’in halasıdır. Karadağların ablasıdır. Nefise yüce gönüllü bir kadındır. Geleneklerine bağlı olan Nefise eşi öldükten sonra anne olamayacağını anlar ve yeğeni Mithat’a annelik yapar; çünkü Mithat’ın annesi onu doğururken ölmüştür.
Mustafa Mert Koç (Ömer Şirhan) Mustafa Mert Koç’u izleyicisi Hayat Bazen Tatlıdır dizisi ile tanıdı. Mustafa Mert Koç son olarak da Şahin Tepesi dizisi ile izleyicisi karşısında yer aldı.Mustafa Mert Koç aslında sosyal medya fenomeni olarak tanınmıştır. 1994 İStanbul doğumlu olan Mustafa Mert Koç Atılım Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesi mezunudur ama oyuncu olmak için can atmıştır. Hayat Bazen Tatlıdır dizisinde hayat verdiği Onur karakteriyle genç kızların sevgilisi olmayı başarmıştır. Los Angeles’da oyunculuk eğitimleri alan Mustafa Mert Koç Kolpaçino 3. Devre sinema filmi ile oyunculuğa atılmış ve başarıyı yakalamıştır. Mustafa Mert Koç çok kiloluyken tam 35 kilo zayıflayarak büyük bir azim göstermiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Ömer Şehit Hüseyin ve Vildan’ın oğullarıdır. Ömer çalışkan ve edepli bir gençtir. Tıp fakültesini bitirmesine iki senesi kalmıştır. Ömer amcası Halil’e en çok benzeyen, pırıl pırıl bir gençtir.El sanatlarında da çok iyidir.
Rabia Soytürk (Defne) 1.66 m boyunda ve 53 kg ağırlığında olan Rabia Soytürk 11 mart 1996 doğumludur ve 23 yaşının içindedir. Aslen İStanbul’lu olan güzel oyuncu Sadri Alışık Kültür Merkezinde oyunculuk eğitimi almıştır. Üniversitede hemşirelik eğitimi alan Rabia Soytürk ilk oyunculuk deneyimini ise bir internet dizisi olan Şahsiyet de yaşamıştır. 2018 de Gülperi dizisinde Selen karakteri ile Türkiye’nin gündemine gelme başarısı göstermiş ve dizi de çok dikkat çekmiştir.
Benim Adım Melek dizisinde Defne Melek’in tek kızıdır. Defne havalı ve güzel bir kızdır. Annesini ve kardeşlerini çok sevmektedir ve ailesine bağlıdır.
Ulvi Kahyaoğlu ( Kerem) Ulvi Kahyaoğlu genç bir tiyatro oyuncusudur. Son olarak Ölmez Ağaç Efsanesi ve Diyelim ki Birlikteyiz gibi oyunlarda yer almıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunudur. İlk dizi deneyimi Bir Doğu Masalı dizisi olacaktır.
Ulvi Kahyaoğlu Benim Adım Melek dizisinde Melek’in haşere oğlu Kerem olarak karşımıza çıkacaktır. Kerem Defne’nin ikizidir. Futbol oynamakta ve annesini Alpay’ın elinden ancak Futbolda başarılı olarak kurtarabileceğini düşünmektedir. Seyit Ali abisi Kerem’i çok sevmektedir. Kerem bazen şımarık tavırları olsa da çoğu zaman melek’in en büyük destekçisi olmuştur.
Poyraz Ar (Seyit Ali) Poyraz Ar tahmini 5 yaşında olan Leyla Şirin Ajansın çocuk oyuncusudur.
Melek’in küçük oğludur. Daha 5 yaşında hayat dolu bir çocuktur. Babası Alpay’ı hiç sevmez; çünkü sürekli annesi ile kavgalarını hatırlamaktadır.
Ece Özdikici (Funda) Ece Özdikici 2 Temmuz 1982 İzmir doğumludur ve Mimar Sinan Üniversitesi Sahne Sanatları mezunudur. 8 yaşından beri sahnede olan Ece Özdikici çocuk oyuncu olarak sektöre girmiş ve oyuncu olarak devam etmiştir. İlk olara Bir Aşk Hikayesi dizisi ile tanınan Ece Özdikici daha sonra Poyraz Karayel’de yer aldı ama dikkat çekmedi. Son olarka Kadın dizisinde Doktor Jale olarak yer almış ve yeniden ismini duyurmuştur.
Funda Alpay’ın sevgilisidir. Alpay’a aşık olan ama risk almayı sevmeyen bir kadındır. Funda Lüks bir hayat sürmeyi ister ve Alpay’ı elinde oynatır.
Zeyno Eracar (Zümrüt Şirhan) Zeyno Eracar 5 Aralık 1970 İstanbul doğumludur ve 49 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar mezunu olan güzel oyuncu Kara Sevda dizisinde Fehime karakterin ile tanınmıştır. Hem oyuncu hemde seslendirme sanatçısıdır. Yer aldığı önemli diziler arasında Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Bana Artık Hicran De dizileri vardır.
Şirhan Halil’in annesidir. Zümrüt anlayışlı ve vefakar bir annedir. Bir oğlu şehit olmuştur. Bir oğlu da Melek’in aşkından evlenememiştir. Kocası Cumaali’yi durdurmak da Zümrüt’ün görevidir.
Nizam Namidar (Cumaali Şirhan) Nizam Namildar son olarak Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde İzzet karakteri ile yer almış ve çok sevilmiştir. 11 ağustos 1961 İstanbul doğumlu olan Nizam Namidar Berlin Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü mezunudur. Oyunculuk eğitimlerini hem Almanya Tiyatrosunda hemde Türkiye’de almıştır.
Cumaali Seyitali’nin çocukluk arkadaşıdır; evlatlarını evlendirerek akraba da olmak isterler. Melek ile Halil’in nişan günü bütün Antep’e duyurulur, herkes davetlidir, ancak aynı gün aile için bir şeref lekesi olarak alınlarına sürülür. Melek oğlunu ortada bırakıp kaçmıştır. Can dostu Seyit Ali artık düşmanıdır.
Hande Kaptan (Kadriye) Hande Kaptan 1985 Ankara doğumludur ve 34 yaşındadır. Bilkent Üniversitesi Müzik Ve Sahne Sanatları Fakültesi mezunu olan Hande Kaptan son olarak Şahane Damat dizisinde yer almış ve rolü ile çok sevilmiştir. Behzat Ç Bir Ankara polisiyesi dizisinde Aslı karakterine hayat vermiştir. Benim İçin Üzülme ve Akasya Durağı yer aldığı diziler arasındadır.
Kadriye Mahmut’un çok sevdiği biricik eşidir. Ev işlerinden kaçan tembel bir gelindir. Karadağların tek gelinidir şimdilik; bir türlü Karadağ ailesine torun veremez.
Muharrem Türkseven (Mahmut) Muharrem Türkseven mayıs 1989 Çanakkale doğumludur ve 30 yaşındadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi mezunu olan Muharrem Türkseven; Sungurlar, Nizama Adanmış Ruhlar dizileri ile tanınmış ve kendisine bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Son olarak ise İstanbullu Gelin dizisinde Nazif karakteri ile yer almıştır.
Mahmut Seyitali Karadağ’ın büyük oğludur. Kadriye ile evlidir. Kocaman gülümsemesiyle etrafına mutluluk saçan bir adamdır Mahmut; çocukları çok sever.
Saim Güveloğlu (Mithat Karadağ) Kadir Has Üniversitesi’nde mezun olan Saim Güveloğlu hem yönetmendir hemde oyuncu. İki alanda da çok yetenekli olan Saim Güveloğlu 1985 yılnda Adana’da doğmuştur ve şuanda 34 yaşındadır. Bir çok tiyatro oyununda oyuncu ve yönetmen olarak yer almış deneyimli bir isimdir.
Mithat Seyitali’nin sert mizaçlı olan küçük oğludur. Annesi Mithat’ı dünyaya getirirken ölür. Mithat annesinin ölümünden kendisini suçlu tutar. Seyit Ali de Mithat’ı pek kabul edememiştir. Müthat bir anda öfkelenir ve öfkesini kontrol edemez.
Mehmet Çevik (Seyit Ali Karadağ) 1 Aralık 1961 de Kahramanmaraş Elbistan’da dünyaya gelen Mehmet Çevik son dönemlerin popüler konularından Çiftlikbank için yaptığı açıklamalar ile gündeme geldi. 58 yaşında olan Mehmet Çevik Ankara Üniversitesi Dil Tarih Tiyatro mezunudur. 2009 yer aldığı Hanımın Çiftliği dizisi ile yükseliş yaşayan Mehmet Çevik daha sonra Menekşe ile Halil dizisi ile sevilmiştir. Son olarak Diriliş Ertuğrul dizisinde Deli Demir olarak yer almıştır.
Seyit Ali geleneklerine bağlı bir Antepli toprak ağasıdır. Seyit Ali Melek’in babasıdır. Kızını yıllar önce hayatından silmiştir ve asla onu affetmeyi düşünmemektedir.
Zeynep Özder Birde (Başak) Zeynep Özder Birde 1985 Ankara doğumludur ve şuanda 34 yaşındadır. Bilkent Konservatuvar mezunu olan Zeynep Özder Birde Müzik Öğretmenliğinde doktora derecesinde eğitim almıştır. Cumhur Başkanlığı Orkestrasında çalışmıştır. İlk ciddi oyunculuk deneyimini Dila hanm dizisi ile yaşamış sonrasında İntikam dizisinde yer almıştır. uzun süredir ekranlarda görülmeyen bir isimdir.
Başak hastahanede bir hemşiredir. Karadağ’ların akrabasıdır.
Murat Danacı (Avukat İhsan) Murat Danacı 1976 temmuz doğumludur ve şuanda 43 yaşının içindedir. Aslen Manisalı olan Murat Danacı Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı mezunudur. Son olarak Bizim Hikaye dizisinde yer almıştır. 7 sezon Star TV’nin günlük dizisi Beni Affet’de başrol oynamıştır. 2008 yapımı Aşk Yakar dizisi ilk dizisidir.
İhsan başarılı bir avukattır. Halil’in de yakın arkadaşıdır.
Rami Narin 175 cm boyunda ve 73 kg olan Rami Narin ilk olarak 2014 yapımı Ezra dizisinde rol almıştı. Rami Narin son olarak Ağlama Anne dizisinde rol almıştı.
Yağmur Özbasmacı Mermer (Eczacı Seyran) 1987 Ankara doğumlu olan Yağmur Özbasmacı Mermer şuanda 32 yaşındadır. Ankara Hacettepe Üniversitesinde Tiyatro eğitimi alan Yağmur Özbasmacı Mermer bir Ankara dizisi olan Beni Affet de İnci karakterine hayat vermiş ve çok beğenilmiştir. Ankara bölgesinde bir çok tiyatro oyununda yer alan Yağmur Özbasmacı Mermer son olarak Kanal D’de yayınlanan Bir Umut Yeter dizisinde Dilek Akar karakterine hayat vermiş ama dizisi ne yazık ki tutmamıştır.
Seyran Eczacı güzel bir kızdır. Mithat’ın yaralarını tedavi etmiştir. Seyran ve Mithat aşkı Benim Adım Melek dizisinin dikkat çekici ilişkisi olacaktır.
Dilara Yeşilyaprak (Meryem) Dilara Yeşilyaprak genç bir oyuncudur; oyunculuk eğitimlerini tamamlayan Dilara Yeşilyaprak Erdem Ergüney menajerlik ile çalışmaktadır. Dilara Yeşilyaprak dizisinin ilk dizisi Benim Adım Melek dizisi olacaktır.
Dilara Yeşil Yaprak Benim Adım Melek dizisinde Meryem olarak yer alacak. Meryem Halil’e aşık olacak ve onunla evlenmek isteyecek ama Halil evlenmeye yaklaşmayacak.
Gamze Doğanoğlu (Zehra) Gamze Doğanoğlu 1996 İstanbul doğunlu genç oyuncudur. Haliç Üniversitesinde Tiyatro eğitimi almıştır. Bir çok reklam filminde yer alan Gamze Doğanoğlu son olarak Kalbimin Sultanı dizsiinde Gülfidan olarak yer almıştır. Tadım ve Akbank firmalarının reklam filmlerinde de yer alan güzel oyuncu Gamze Doğanoğlu Benim Adım Melek dizisi ile önemli bir gelişim fırsatı yakalamıştır.
Zehra Başak’ın kızıdır. Üniversiteye hazırlanan bir kızdır. Ömer’e aşıktır.
Yağmur Uzunoğlu (Ünzile) Yağmur Uzunoğlu 1992 Ankara doğumludur ve 27 yaşındadır. Mamak Kültür Merkezinde aldığı tiyatro eğitimi ile oyunculuğa adım atan Yağmur Uzunoğlu Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümünden 2019 da mezun olmuştur. Yağmur Uzunoğlu daha önce bir dizi de yer almasa da bir çok tiyatro oyununda yer almış deneyimli ve güzel bir isimdir.
Yasak Elma Fragman Kadın Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Elimi Bırakma Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Dizi Fragmanlar Yeni Fragmanlar Sesli Chat Zalim İstanbul Fragman Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Çocuk Fragman Güvercin Fragman Ferhat İle Şirin Fragman Sevgili Geçmiş Fragman Aşk Ağlatır Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.06.20 23:03 fragmanlife Her Yerde Sen Oyuncu ve Karakterleri

Her Yerde Sen Oyuncu ve Karakterleri Başrollerinde Furkan Andıç ve Aybüke Pusat’ın yer alacağı Her Yerde Sen dizisinin ismi ise daha önce Sadece Sen olarak açıklansa da dizi de isim değişikliğine gidildi ve dizinin yeni ismi ”Her Yerde Sen oldu. Her Yerde Sen dizisinin yapımcılığını Karga 7 Pictures üstlenirken dizinin senaristleri Deniz Yeşilgün ve Esra Çetek Yılmazer olacak. Romantik komedi tarzındaki dizinin yönetmen koltuğunda ise Ender Mıhlar oturacak.
Her Yerde Sen Dizisi Konusu Çekimlerine mayıs ayında başlanması beklenen Her Yerde Sen dizisinde Demir ve Selin adlı iki gencin aynı evi satın almasıyla başlayan macera ve sonrasında yaşanan aşk hikayesi anlatılıyor. Dizinin romantik komedi tarzında olacağı belirtiliyor.
Her Yerde Sen Oyuncuları Furkan Andıç (Demir Erendil) Fox TVnin yeni yaz dizisi Her Yerde Sen’de Demir karakterini oynayacak olan Furkan Andıç 4 Nisan 1990 yılında İstanbul da dünyaya geldi. Lisenin ardından Kiev Politeknik Universitesi’nde 2 yıl hazırlık eğitimi gördükten sonra denklik sorunlarından dolayı İstanbul’a döndü. Yeditepe Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım bölümünü geçiş yapan Furkan Andıç’ın 11 yıl boyunca lisanslı basketbol hayatı vardır.
Oyunculuk kariyerine reklam filmleriyle başlayan Furkan Eti Bi Dolu, Vatan Computer, Turkcell ve Marmara Forum AVM reklamlarında oynamıştır. İlk dizi deneyimi ise Kolej Günlüğü olmuş burada Mert karakterini oynamıştır. ”Adını Feriha Koydum Emirin Yolu” dizisinde Selim karakterini oynayan Furkan daha sonra Umutsuz Ev Kadınları dizisinde Levent karakterini oynamıştır. 2014 yılına gelindiğinde Furkan Andıç Kaçak Gelinler dizisinde başrol oynadı. Kırgın Çiçekler ve Tatlı İntikam dizilerinde de oynayan Furkan Andıç 2018 yılında Meryem dizisinde rol almıştır. Dilan Çiçek Deniz ile aşk yaşamaktadır.
Demir zeki, titiz ve kuralcı bir adamdır. Genç yaşına rağmen başarılı yöneticiliği adından söz ettirmiş bir yöneticidir. Demir için hayatta başarı her şeyden önde gelir; çünkü aşk hayatında büyük bir hayal kırıklığı yaşamış ve aşka küserek kendini işine vermiştir. İş yerinde aşk yalanmasına hatta iş arkadaşlarının bir birleri ile evlenmesine bile izin vermez şirkette. Aslında Demir çok merhametli bir adamdır ama bunu kuralların arkasına gizler.
Her Yer de Sen dizisinde Demir Selin’e aşık olmaktan kendini alamayacaktır. Aynı evi birbirinden habersiz şekilde kiralayan Demir ve Selin önce kavga etseler de sonra aşk yaşayacaklardır. Demir ve Selin’in yolu her yerde kesişince artık aşk onlara farz olur.
Aybüke Pusat (Selin) 2014 yılında düzenlenen Elidor Miss Turkey güzellik yarışmasında 3. olan Aybüke Pusat 20 Mayıs 1995 yılında Ankara da dünyaya geldi. Hacettepe Üniversitesi’nde Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümü mezunudur. Medcezir dizisiyle oyunculuk kariyerine başlangıç yapmıştır. 2015 yılında O Hayat Benim dizisinde oynadığı Zeynep karakteri ile çıkış yapan Aybüke Pusat Söz dizisinde Doktor Bahar karakterini oynamıştır. Son olarak Şahin Tepesi dizisinde rol almış ancak dizi tutmamıştır.
Selin Sempatik ve sevecen bir kızdır. Her ne kadar sevecen olsa da yeri geldiği zaman dikbaşlı ve dobra olmasını da bilir. Hakkını kimseye yedirmez. Selin’in en büyük korkusu sevdiklerini kaybetme korkusudur. Selin’in bin bir zorlukla bir ev satın almıştır ve evinde keçisi Sakız, kaplumbağası ve balığı Çiçi ile yaşamayı planlamaktadır; ancak çalıştığı şirket Artemim’in yeni yöneticisi Demir’de aynı evi satın aldığını iddia eder ve işler karışır. Selin evini Demir’den almaya kararlıdır bu yüzden de Demir’e hayatını hem evde hemde şirkette zindan edip onu geldiği yere kaçırmaya çalışır ancak Selin Demir’e delicesine aşık olduğunun farkına varamaz.
Ali Yağcı (Burak) Model, dizi ve sinema oyuncusu Ali Yağcı 1990 yılında Balıkesir de dünyaya gelmiştir. Gelecek vaad eden Ali yağcı yemek yapmayı çok sevmektedir. Deniz Erdem ile Eric Moris’ten oyunculuk eğitimi almıştır. Nescafe, Coca Cola ve Turkcell reklamlarında rol almıştır. Seviyor Sevmiyor, Adını Sen Koy ve Erkenci Kuş dizilerinde rol alan oyuncu Umut Apartmanı adlı bir de film de boy göstermiştir. Yemek yapma merakı onun cafe sektörüne de atılmasına vesile olmuştur. Oyuncu Nişantaşı’nda bir kafe işletmektedir.
Burak Artemim isimli mimarlık şirketinin sahibinin oğludur. Burak şirkette proje yöneticisi olarak görev yapmaktadır; bir türlü kendisini babasına ispat edemeyince müdürlük pozisyonuna yükselemez. Burak’ın babası Ekrem Bey şirkette yaşanan genel müdür boşluğunu oğlu Burak ile değil kendisini dünyaya ispat etmiş Demir ile doldurur. Burak Demir’in kendi hakkını aldığını düşünür ve Demir’e sinir olur. Selin ve Demir arasında bir yakınlaşma olur ve Demir Selin’e aşık olur ama Demir’de Selin’e yakın olunca Demir’e bir kez daha sinir olur.
Ali Gözüşirin (Veteriner İbo) 27 Ocak 1995 yılında doğdu. 24 yaşındaki genç yetenek İstanbul Gelişim Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. İlk olarak modellik yapmaya başlayan oyuncu defilelerde boy göstermeye başladı. İrem Derici’nin Bambaşka Biri isimli şarkısında İrem Derici ile dans eden Ali Gözüşirin Ufak Tefek Cinayetler dizisinde Kerim Adil Sağlam karakterini oynamaktadır. Ali Gözüşirin 188 cm boy ve 73 kg ile aktif modellik mesleğine de devam etmektedir.
İbrahim başarılı bir veterinerdir ve psikolojik olarak Selin’e ve tıbbi olarak da Selin’in evcil hayvanlarını yardım eder. Selin’in akıl hocasıdır adeta. Atletik vücudu ile havalı bir genç olan İbo için genç kızlar ölür; ama o Selin’in iş arkadaşı Ayda ile tanışınca ona aşık olur.
Aslıhan Malbora (Ayda) Aslıhan Malbora denilince akla Ağlama Anne dizisi gelmektedir. Yetenekli ve güzel oyuncu dizi de hayat verdiği Zeynep karakteri ile çok sevilmiştir; her ne kadar Aslıhan Malbora Ağlama Anne dizisi ile yükselişe geçse de Ağlama Anne dizisi erken final yapmaktan kurtulamamıştır. 1995 Afyon doğumlu güzel oyuncumuz 24 yaşındadır ve kariyerinin en güzel zamanlarından birini yaşamaktadır. 1.63 cm boyu ile her ne kadar kısa olsa da güzel fiziği ile dikkat çekmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği mezunu olan oyuncumuz üniversite de tiyatro ile ilgilenmiş ve kendini geliştirmiştir. Akademi 35.5 da oyunculuk eğitimi alan Aslıhan Malbora ilk deneyimini Seven Ne Yapmaz dizisi ile yaşamıştır. Sonrasında ise Star Tv’nin Kalbimin Sultanı isimli dizisinde de yer alan Aslıhan Malbora dizide Saliha Sultan karakterine hayat verdi ancak Kalbimin Sultanı dizisi tutmayınca erken final yapmak zorunda kaldı.
Ayda Akman cazibeli ve güzel bir inşaat mühendisidir. Ayda cazibesine güvenir ama her zaman da mühendis zekasıyla hareket eder. Ayda erkekleri iyi tanır; onların tüm oyunlarını iyi bilir ve erkeklere karşı en iyi oyunu da o kurar. Ayda ve Selin yakın arkadaşlardır ve Demir’i şirketten uzaklaştırmak için Selin’e yardım eder. Ayda Selin’in veteriner arkadaşı İbo ile tanışır ve ona aşık olur.
Ali Barkın (Bora) Ali Barkın 1985 doğumludur ve 34 yaşındadır. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde İnşaat Mühendisliği mezunu olan deneyimli oyuncu mühendisliği değil oyunculuğu tercih etmiştir. Ali Barkın Yeşil Deniz ve Klavye Delikanlıları dizileri ile son yılların önemli dizi oyuncuları arasında girmeyi başarmıştır.
Bora Merve’ye aşık bir gençtir. Şirkette 3D modelleme işlerini o yapar. Demir’in gelmesi ile Merve ile araları açılır.
Deniz Işın(Merve) Deniz Işın Scorp fenomeni sempatik ve güzel bir kızdır. hızlı konuşmasıyla dikkat çeken Deniz Işın geleceğin başarılı oyuncuları arasında olmayı çok istemektedir.
Merve şirketin güzel ve romantik kızlarından biridir. Modellemeci Bora ile üç yıldır aşk yaşayan Merve sonunda sevdiği adamdan evlenme teklifi alır ama o gün şirkete genel müdür olan Demir’in şirket içi aşk yasağını açıklar ve işler karışır. Selin ile de yakın arkadaş olan Merve Demir’i göndermek için harekete geçer.
Cem Cücenoğlu(Muharrem Usta) Cem Cücenoğlu 1976 Ankara doğumludur ve 43 yaşındadır. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde oyunculuk eğitimi alan Cem Cücenoğlu 1.93 cm boyunda ve 115 Kg ağırlığındadır. Cem Cücenoğlu son olarak Poyraz Karayel dizisinde hayat verdiği Taş Kaf karakteri ile çok sevilmiştir. Şevkat Yerimdar dizisi de yer almıştır.
Muharrem Usta şirketin usta başıdır. Şirket çalışanları ile çok samimidir ve onların her derdine yetişir. Bir görünüp bir kaybolan tuhaf bir adamdır herkesin çekindiği, sözü dinlenen her şeyden haberi olan bir adamdır.
Aziz Caner İnan (Vedat Ayhan) Aziz Caner İnan bilinen bir tiyatro oyuncusudur. Son olarak Siyah Beyaz Aşk ve Fi dizilerinde yer almıştır.
Demir’in yakın arkadaşı olan Vedat severek evlendiği eşinden boşanmış bilgili bir adamdır. Demir’le birlikte büyümüş olan Vedat Demir’i kardeşi gibi sever. Serasında yetiştirdiği çiçeklerle bazen birlikte peyzaj işleri yaparlar. Vedat da Artemim’de aşkını yeniden bulacaktır.
Ayşe Tunaboylu (Leyla Günbakan) Ayşe Tunaboylu 1962 İstanbul doğumludur ve 57 yaşındadır. 9 Eylül Güzel Sanatlar mezunu olan oyuncumuz 160 cm boyunda ve 63 kg’dır. Ayşe Tunaboylu son olarak Seni Kimler Aldı ve Hayat Ağacı dizilerinde yer almıştır.
Leyla ve Firuze bir birleri ile hiç anlaşamayan iki kardeştir. Babalarından kalan evi Leyla Selin’e satar. Selin Leyla’dan evin yarısını alsa da tamamının parasını öder. Leyla hapse girmemek için Selin ve Demir’i bir birlerine aşık etmek ister.
Binnur Şerbetçioğlu(Firuze Günbakan) Binnur Şerbetçioğlu 1960 İstanbul doğumludur ve 58 yaşındadır. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olan deneyimli oyuncu yine kendisi gibi Tiyatro oyunusu Tarık Şerbetçioğlu ile evlidir. İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynayatrak deneyim kazanan Binnur Şerbetçioğlu Ömer Seyfettin serisinin senaristidir. 2018 de Eyvah Karım ve 2016 da ŞAhane Damat dizilerinde yer almıştır. Özellikle Akasya Durağı dizisinde Şükran karakterine hayat vermesi ile ekranda çok tanınmıştır.
Firuze ve Leyla babalarından kalan ev için anlaşmazlığa düşer. Firuze evde ki kendi hakkını Demir’e satar; ama Demir’e evin tamamının onun olduğunu söyler. Yaptığı hatanın farkında varan Firuze bu işten ancak Demir ve Selin’i evlendirince kurtulacağını düşünür.
Ayfer Tokatlı (Azmiye Boşgeçmez) Kadir Has Üniversitesi-Oyunculuk mezunudur Wetalent Management’ın oyuncusudur. 1.58 m boyunda ve 49 kg ağırlığında olan oyuncu İstanbul doğumludur ve şuanda 31 yaşındadır. Marmara Üniversitesinde Tarih Öğretmenliği mezunu olan Ayfer Tokatlı Baba Candır dizisi ile ünlenmiştir.
Artemim kulağı kesik, her şeyden haberi olan sekreteridir. Sekreter Azmiye pratik zekası çok yüksek bir kadındır. Zekası bazen başa bela açarken bazende beladan kurtarır.
M. Fatih Özkan(Ferruh Özerdim) Fatih Özkan 1 Aralık 1982 Eskişehir doğumludur ve Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Son olarak Deliha 2 ve Görümce gibi filmlerde yer almış ve Arka Sokaklarda oyuncu olarak oyunculuk sektörüne giriş yapmıştır.
Ferruh Artemim’in finans müdürüdür. Artemim’in iflas etmemesi için vekaleten genel müdürlüğe bakan Burak ile riskli işlere imza atar. Ferruh ve Burak aldığı yasa dışı kararlar ile şirketi batmaktan kurtarmıştır ama şirketin başına Demir geçinde geçmişte Burak ile çevirdikleri dümenlerin her an ortaya çıkabilecek olmasından çok korkar. Komik bir adamdır.
Barış Yıldız Barış Yıldız 1982 doğumludur ve 37 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar mezunudur. Çalgı Çengi İkimiz filminde Selami karakterine hayat vermiştir. Özellikle Kardeş Payı ve Familya ve Düğün Dernek İki filmi ile sevilmiştir.
Özge Gürel 5 Şubat 1997 yılında İstanbul da dünyaya geldi. 22 yaşındaki oyuncunun anne tarafı Selanik göçmeni, baba tarafı ise Çerkezdir. Beykent Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’nü yarıda bırakmıştır. İlk Oyunculuk deneyimini Kızım Nerede ile gerçekleştirmiştir. Huzur Sokağı dizisinde Melisa, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Rana Hatun karakterini oynamıştır. Onun yükselişi Med Cezir dizisinde oldu. Bu dizide Ada karakteri ile ismi bir anda parladı. Son olarak Muhteşem İkili dizisinde Nilüfer karakteriyle rol almıştır.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.06.20 22:55 fragmanlife 7. Kogustaki Mucize Filmi Oyunculari Kadrosu ve Yayin Tarihi

  1. Kogustaki Mucize Filmi Oyunculari Kadrosu ve Yayin Tarihi Başrollerinde Aras Bulut İynemli ve Nisa Sofiya Aksongur’un yer alacağı 7. Koğuştaki Mucize filminde zihinsel engelli bir baba ile kızının hikayesi ekranlara taşınacak. Filminin çekimlerine ise haziran ayında Muğla da başlayacak. 7. Koğuştaki Mucize filmi 11 Ekim’de sinemalarda olacak. Mehmet Ada Öztekin’in yönetmen koltuğunda yer alacağı 7. Koğuştaki Mucize filminin yapımcısı ise O3 Medya olacak.
  2. Koğuştaki Mucize filmi 2013 yapımı Orijinal İsmi Miracle in Cell No. 7 filminin uyarlaması olacak.
  3. Koğuştaki Mucize Filmi Konusu
  4. Koğuştaki Mucize filminde kızı Ova’yı çok seven zihinsel engelli bir baba olan Memo’nun hikayesini izleyeceğiz. Memo yanlışlıkla bir cinayet suçun faali olarak yakalanır ve cezaevine gönderilir. Daha sonra hukuk fakültesi okuyan kızı onu çıkarmak için çok çalışacak. Hapishane de 5 suçlu ile aynı odada kalan Memo içeride bir mafya babasının hayatını kurtarır ve mafya babası Memo’yu hapşsten kaçırmak için harika bir fikir bulacak.
  5. Koğuştaki Mucize Filmi Oyuncu Kadrosu Aras Bulut İynemli (Memo) Aras Bulut İynemli 25 Ağustos 1990 doğumludur ve Türkiye’nin en önemli dizi film yıldızlarından biridir. 29 yaşında olan yakışıklı oyuncu İstanbul’da doğmuş ve liseyi de Beşiktaş Anadolu Lisesinde okumuştur. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde uçak mühendisliği bölümü kazanmış ve başarılı bir öğrencilik dönemi geçirmiştir.
Üniversitede tiyatro ile tanışan Aras Bulut İynemli asıl yeteneğinin tiyatroya olduğunu fark etmiş önce Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinin deneme çekimlerine katılarak ünlü olma yolunda en önemli adımı atmıştır. Daha sonra Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Şehzade Bayezid olarka yer alınca dünyanın tanıdığı bir isim olmuştır. Maral: En Güzel Hikayem ve İçerde yer aldığı ve başrol olduğu dizilerdendir. Son olarak Çukur’da yer almıştır.
Memo zihinsel engelli bir babadır. Kızının biri hukuk fakültesinde okurken biri de daha çok küçüktür. Küçük kızına özel bir çanta alacağım diye söz verir ama o çantayı bir türü bulamaz. Bir gün bir kızın sırtında o çantayı görür ve nereden aldığını sorar. Küçük kız nereden aldığını söyleyeceği zaman yere yığılır ve ölür. Memo ise çocuk kaçırma ve cinayet suçundan yargılanarak hapse düşer
Nisa Sofiya Aksongur(Ova) 30 mart 2011 doğumlu olan Nisa Sofiya Aksongur 8 yaşındadır. Fiat ve Nako reklamlarında oynayan Nisa Sofiya Aksongur İlk olarak Muhteşem Yüzyıl Kösem dizisinde oyunculuk deneyimi yaşamıştır. Çocuk oyuncu daha sonra Ağlama Anne dizisinde yer almış ve Alya karakterine hayta vermiştir. Nisa Sofiya Aksongur’un en çok tanındığı dizi ise Adını Sen Koy isimli günlük dizinin ikinci sezonunda hayat verdiği Asya karakteri olmuştur. Nisa Sofiya Aksongur son olarak 2019 da Kuzgun dizisinin kadrosunda Burcu Biricik’in çocukluğuna hayat vermiştir. Geleceğin önemli yıldızları arasına şimdiden ismini yazdırmıştır.
Ova babasını çok seven güzeller güzeli 5 yaşında bir kızdır. Adeta büyümüşte küçülmüş bir kız olan Ova çok zeki ve akıllıdır. Babasının kendisine çanta almasını beklerken onun 15 yıl ceza aldığını öğrenir.
Deniz Baysal(Öğretmen) 5 Nisan 1991 de İzmir’in Karşıyaka ilçesinde doğan Deniz Baysal 27 yaşındadır. Celal Bayar Üniversitesinde Uluslararası Ticaret bölümü mezunudur. Karşıyaka Devlet Tiyatro’sunda 10 yıl çalışmıştır. Çocuk oyuncu olarak girmiş ve ülkenin en önemli yıldızı olmuştur. Son olarak Fazilet Hanım ve Kızları dizisinde Hazan Çamkıran karakterine hayat vermiştir. Daha önce ise Kaçak Gelinler ve Sevda Kuşun Kanadında dizileri ile tanınmış ve ünlü olmuştur.
Sarp Akkaya (Cezaevi Müdürü Nail) 13 Mayıs 1980 de İstanbul’da doğan Sarp Akkaya 38 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunudur. Ezel adlı dizide canlandırdığı Tevfik karakteri ile tanındı ve çok sevildi. Suskunlar dizisinde Sarı karkateri ile büyük çıkış yakaladı. Son dönemde Paramparça’da Damir ve Evli ve Öfkeli Murat karakterlerine hayat vermiştir. Son olarak 2019 da Söz dizisinde Kasap Dragan olarak ekranlarda yer almıştır.
Celile Toyon Celile Toyon Vatanım Sensin dizisinde hayat verdiği Hasibe karakteri ile efsane olmuştur. 1944 İstanbul doğumludur ve 75 yaşındadır. İstanbul Üniversitesi Tiyatro bölümü mezunudur.
İlker Aksum 1971 yılında Isparta’da dünyaya gözlerini açan İlker Aksum 47 yaşındadır. İlerleyen yaşına rağmen genç kızların sevgilisi olmaya devam eden İlker Aksum Yabancı Damat dizisi ile tüm Türkiye’ye kendisini tanıtmış ve sonrasında Canım Ailem Muhteşem Yüzyıl, Yeşil Deniz, Hayatımın Aşkı ve Poyraz Karayel dizileri ile zaten var olan ününe ün katmıştır. Son olarak Diriliş Ertuğrul dizisinde Dragos ve Mehmetcik Kut-ul Amare dizisinde Cox karakterine hayat vermiştir.
Mesut Akusta Mesut Akusta Karagül dizisinin meşhur Kendal Şamverdi’sidir. O kadar etkili bir oyunculuk sergilemiştir ki daha uzun yıllar bu isimle anılacaktır. 1964 de Selçuklu Başkenti Konya’da doğan Mesut Akusta 1993 den beri 26 senedir televizyon sektörünün içindedir. 55 yaşında olan deneyimli oyuncu oyunculuğa ise tiyatro sahneleri ile başlamıştır. Son olarak Yıldızlar Şahidim dizisinde yer alan ve dizi de Fikret karakterine hayat veren Mesut Akusta ne yazık ki beklenen başarıyı elde edememiş ve hayal kırıklığı yaşamıştır. son olarak Yüzleşme dizisinde Battal karakteri ile ekranlarda olmuş; Yüzleşme dizisi de tutmamıştır.
Yurdaer Okur 1974’de Samsun’da doğan karizmatik oyuncu Yurdaer Okur 44 yaşının içindedir. Ankara Hacettepe Üniversitende Tiyatro bölümünü okuyan Yurdaer Okur son dönemde Yeter dizisinde hayat verdi Doktor Yekta karakteri ile tüm Türkiye’nin gündemine oturmuştur. Yeter dizisinin final yapmasından sonra Alıja Dizisinde İzzetbegovic olarak karşımıza çıkan deneyimli oyuncu Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde katılacağı bir programa uyuşturucu götürmesi nedeniyle yargılanmış ve özel hayatında yaşadığı bu problem nedeniyle bir çok projeden çıkarılmış ve zor günler yaşamıştı. Son olarak Nöbet dizisinde Binbaşı Barış Kalender olarak baş rolde yer almıştır.
Deniz Celiloğlu 1986 yılında Bulgaristan da dünyaya gelen Deniz Celiloğlu 2010 yılında Müge Bayramoğlu ile bir evlilik yapmıştır ve anlaşmalı şekilde 2013 yılında bu evliliği noktalamıştır. Mimar Sinan Konservatuvar mezunu olan Deniz Celiloğlu dizi oyuncusu olmadan önce yıllarca tiyatrocu olarak görev yapmıştır. Kanal D’nin Kanıt dizisi ile sektöre giren Deniz Celiloğlu Çalıkuşu ve Emanet dizileri ile beğeni toplamıştır. Son olarak ise Türkiye’nin en önemli üç yapıtında da yan başrol oyuncusu olarak yer almıştır. Bu diziler ise O Hayat Benim Poyraz Karayel ve Siyah Beyaz Aşk dizileridir. Son olarak Keşke Hiç Büyümeseydik Ufuk Handırı karakteri ile ekranlarda yer almış ama dizi tutmamıştır.
Ferit Kaya 1984 yılında Diyarbakır’da doğan Ferit Kaya 34 yaşındadır. Ferit Kaya’nın Türkiye’de tanınmasına en çok yardımcı olan dizi ise Dayan Yüreğim’dir zira yapımcıların dikkatini en çok dizi deki başarılı oyunculuğu ile çekmiştir. Mimar Sinan Devlet Konservatuarı Tiyatro mezunu olan Ferit Kaya dizi ve film oyunculuğunun yanı sıra bir çok tiyatro oyununda da yer almıştır. Ata Demirer’le Niyazi Gül Dörtnala filminde dikkat çekmiştir; son dönemde Arka Sokaklar dizisinde de Erdal rolü ile kötü bir karakteri canlandırmış ve izleyicinin tepkisini çekmiştir. Ferit Kaya 2018 de Aşk ve Mavi dizisinde Faysal karakteri ile yer almıştır. Bir Deli Rüzgar dizisinde Kemancı Ali olarak karşımıza çıkmıştır. Son olarak Kuzgun dizisi kadrosunda yer almıştır ve Cihan karakterine hayat vermiştir.
Doğukan Polat Söz dizisinde hayat verdiği Aşık karakteri ile tanınmıştır.
Serhan Onat Bodrum Masalı dizisi ile tanınmıştır. Serhan Onat Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro mezunudur. Muhteşem Yüzyılda Şehzade Murat’ı canlandırmıştır.
Yıldıray Şahinler Yıldıray Şahinler Ufak Tefek Cinayerler dizisi ve İçerde dizisi ile tanınmıştır.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]